Tekfir 4
Fukahânın Görüşleri
1. Hanefilerden Nakiller
Hanefi mezhebinin kitaplarından "Câmiu'l Fusuleyn"de şu ibare geçmektedir:
"et-Tahâvi ashâbımızdan rivâyet etmiştir ki: Bir kişiyi müslüman eden şeyleri, bilerek inkâr etmesinden başka bir şey imandan çıkarmaz. Sonra bilinmelidir ki, riddet olduğu yakîn olarak (kesin bir şekilde) bilinen bir şey yapıldığı zaman birisinin mürted olduğuna hükmedilir. Riddet olup olmadığında şüphe bulunan şeyler sebebiyle ise bu hüküm verilemez. Çünkü İslâm sâbit olan bir şeydir ki, şüphe ile zâil olmaz. Aynı zamanda İslâm üstündür, (başka bir şey ona üstün olamaz). Bir âlime bu konu getirildiği zaman, ehl-i İslâm'ı tekfir etmeye acele etmemelidir.
"el-Fetâvâs-Suğra" isimli kitapta şöyle denilmektedir:
"Tekfire gelince: Tek bir yorum vechi bile kişinin tekfir edilmesine mâni olmaktadır. Fetvâ verilen (muftâ bih) görüşe göre, kişinin herhangi bir rivâyete meyletmesi, onun tekfir edilmemesini sağlar."
"el-Hulâsa" ve diğer kitaplarda da şu ibâre geçmektedir:
"Şayet bir meselede tekfiri gerektiren birçok vecihler yani ihtimaller varsa, buna karşılık, tek bir vecih bile tekfire mâni olur. Muftâ bih görüşe göre, müslüman hakkında husn-i zanda bulunmanın gerekliliğinden dolayı, onun tekfire mâni olan bir veche yönelmesi, kendisini tekfirden kurtarır." (Haşiyetu Reddi'l-Muhtar, c. 3, s. 339.)
"el-Fetâvâ'1-Hayriyye"de şu sual vardır:
Kadı bir adama "şeriate râzı ol" dediği zaman, o da "kabul etmem!" dedi. Bu sebeple bir mufti onun kâfir olduğuna ve karısının kendisinden ayrılmış olduğuna fetvâ verdi. Acaba bununla onun kâfir olduğu sâbit olur mu?
Bu soruya, âlimin ehl-i İslâm'ı tekfir etmeye acele davranmaması gerektiği ve o adamın ta’zir edilmesi ve cezalandırılması gerektiği cevabı verilmiştir. Burada bu çirkin kelimeye benzer kelimeleri söyleyenlerin kâfir olduğu hükmü verilmemiştir. Çünkü onun bu sözü, şeriate karşı kibirlenerek veya onu kerih görerek değil, hasmına karşı aşırı şekilde gazaplanarak söylemiş olabileceği ihtimali vardır.
"el-Fetâvâ't-Tatarhaniye" de ise şöyle denilmektedir:
"(Bir Müslüman) ihtimal sebebiyle tekfir edilmez. Çünkü küfür ukûbetin son derecesidir. Bu sebeple cinâyetin son derecesini gerektirir. İhtimalin yanında ise böyle bir derece söz konusu değildir."
"el-Bahr" isimli kitapta bu nakillerden sonra şöyle denilmektedir:
"Tespit edilen gerçek şudur ki, zayıf bir rivâyet bile olsa, bir kişinin kâfir olduğu hakkında ihtilâf olduğu zaman, onun sözünün güzel bir ihtimale hamledilmesinin mümkün olması durumunda hiçbir müslüman o kişinin kâfir olduğuna fetvâ veremez. Buna rağmen, küfür lafızlarının bir çoğu sebebiyle tekfir fetvâsı verilmektedir. Ancak ben kendi kendime, böyle bir fetvâyı vermemeyi gerekli kıldım." (el-Bahru'r-Raik, c. 5, s. 134-135)
İbn Âbidin de "Reddu'l-Muhtar"da; el-Hayr er-Remli'nin; "el-Bahr" isimli kitabın müellifinin bu sözünün ardından şöyle dediğini nakleder:
Velev ki bu rivâyet zayıf da olsa." Yine İbn Âbidin der ki: Ben de derim ki: Velev ki bu rivâyet mezhep mensuplarından başkalarına ait de olsa, küfrü gerektiren hususun, üzerinde icmâ gerçekleşmiş şeylerden olmasının şart koşulması da buna delâlet etmektedir." (Haşiyetu'1-Muhtar, c. 5, sh. 399)
Mezheb(imiz)e mensub olanların sözlerine göre birçok kişinin tekfir edilmesi söz konusu olmaktadır. Fakat bu tür sözler muctehid olan fakihlerin sözleri değildir. Aksine başkalarının sözüdür. Fakih olmayanlara da itibar edilmez. (Haşiyetu'1-Muhtar, c. 5, sh418. Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih Geçit), İstanbul, 1998 71-74)
Yine, İbn Âbidin şöyle der: “Bir müslümanın kâfir olduğuna dair doksan dokuz, Müslüman olduğuna dair de bir delil bulunsa, müftünün veya kadı’nın Müslüman olduğuna delâlet eden delil ile hükmetmesi daha uygundur.” (İbn Âbidin, Ukudu’l Resm-i Muftî, İst. 1325, c. 1, s. 367)
2. Şâfiîlerden Nakiller
Daha önceki bölümlerde Şâfii mezhebinin ve Eş'arîlerin imamından olan Ebû Hamid el-Gazali'nin bu konudaki görüşlerini nakletmiştik. Burada bu mezhebin diğer bazı âlimlerinin konu ile ilgili görüşlerini nakledeceğiz.
İmam Nevevi "Şerhu Muslim" isimli kitabında şunları söylemektedir:
"Bil ki, hak mezhep mensuplarına göre, herhangi bir günah sebebiyle hiç kimse tekfir edilmez. Yine ehl-i heva ve bidatten olan Hâricîler, Mûtezililer, Râfizîler ve diğer fırka mensubları da tekfir edilmezler. Fakat bir kimse İslâm dini açısından zarûrât olarak kabul edilen şeyleri bilerek inkâr ederse, onun mürted olduğuna ve küfre girdiğine hükmedilir. Ancak daha yeni müslüman olmuşsa veya İslâm'dan habersiz uzak bir yerde (çölde) yaşıyorsa veya bunun gibi gerçeğin kendisine gizli kaldığı bir kimse ise, tekfir edilmez. Eğer bu kişi zarûrâtı inkâr etmenin küfür olduğunu öğrenip, bunları inkâr etmeye devam ederse, o zaman kâfir olduğuna hükmedilir. Bunun gibi, zinayı, içkiyi, katli ve bunlar gibi haram olduğu zarûrî olarak bilinen diğer haramları helâl kılanın da kâfir olduğuna hükmedilir." (İmanı Nevevi, Şerhu Muslim, c. 1, sh 50)
İbn Hacer el-Heysemi de "et-Tuhfe" isimle eserinde şöyle demektedir:
"Bir muftunun, tehlikesinin büyüklüğü ve kişinin kasdını aşarak söylemesi sebebiyle, özellikle de avam hakkında tekfir hükmünü verme hususunda ihtiyatlı davranması gerekir. Bizim (Şafii) imamlarımız, geçmişte ve günümüzde bu tavır üzerindedirler. Ancak Hanefi'ler küfre düşürücü birçok sebepten dolayı, bunlar te'vil edilebilir olmasına, hatta acele etmeme gerekliliğine rağmen, küfür hükmünü vermekte biraz geniş davranmışlardır. Ben bu konuyu ez-Zerkeşi'ye sorduğumda, Hanefilerin gösterdiği bu gevşekliğin sebebini şöyle açıkladı: Bu tür hükümlerin çoğu mezheb büyüklerinden nakledilen "Fetâvâ" kitaplarında geçer. Muteahhir Hanefilerden verâ (takvâ) sahibi olanlar ise bunların çoğunu reddedip onlara muhâlefet ediyorlar ve şöyle diyorlar:
Bunların taklid edilmesi câiz değildir. Çünkü bunlar müctehid olmakla tanınmamışlardır ve bu tür fetvâları İmam Ebû Hanife'nin usûlü üzere istihrac etmemişlerdir. Zira (onun mezhebinden sayılan) bu tür fetvâlar imamın akidesine terstir. Çünkü o şöyle demiştir: Bizim yanımızda kati olarak gerçekleşmiş bir asıl vardır ki, o da imandır. Biz yakîn olarak bilmedikçe onun kalktığını iddia edemeyiz."
"Bizden (Şafiilerden) ve onlardan (Hanefilerden) bu meseleler hususunda insanları tekfir etmekte acele davrananlar artık uyanıp sakınsınlar ve kendilerinin tekfir edilmeyi hak ettiklerinden korksunlar. Çünkü onlar, bir müslümanı tekfir etmektedirler." (İbni Hacer el-Heysemi, Tuhfetu'l-Muhtaç, c. 9, s. 88. Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih Geçit), İstanbul, 1998 76-78)
Yine İbn Hacer şöyle der: “Kim, bir müslümanı te’vilsiz olarak günahı için tekfir ederse küfre girer.” (İbni Hacer el-Heysemi, el-Fetâvâ-i Hâdisiyye, Beyrut, s. 53)
3. Mâlikîlerden Nakiller
Mâlikîlerin bu konudaki görüşleri için İmam-ı Şâtıbî'nin şu tahkikiyle yetiniyoruz:
İmam Şatıbî "el-İ'tisam" isimli eserinde Hâricîler ve diğer ehl-i hevâ ve'1-bid'attan İslâm ummetine muhâlefet edenlerden bahsederken şunları söyler:
"Şüphesiz ümmetin âlimleri şu "büyük bidatlere" sahip olan fırkaları tekfir etme hususunda ihtilâfa düşmüştür. Fakat dikkatli düşünüldüğünde ve rivâyetler göz önüne alındığında onların kesinlikle tekfir edilmemesi görüşü ağır basar. Bu husustaki delil ise, Selef-i Salihin'in onlar hakkındaki uygulamasıdır. Şeriate göre inat ve küfre saparak İslâm'ın muhkemâtını reddetmedikçe hiç kimse kâfir olmaz. (Şatibî, el-İ'tisam c. 3, s. 33, 35. Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yay., s. 74-76.)
4. Hanbelîlerden Nakiller
Biz burada Hanbelîlerden insanların bidatçilere ve dinden çıkmış olanlara karşı en sert davrananlardan olan İmam İbn Teymiye'nin sözüyle yetineceğiz.
Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiye "Mecmuâtu'r-Resâil ve'1-Mesâil" kitabının 5. cildinin 199-201 sayfalarında şunları belirtmektedir:
"Hiçbir müslümanı işlemiş olduğu bir fiil veya ehl-i kıblenin hakkında münakaşa ettiği meseleler gibi herhangi bir meselede düşmüş olduğu hata yüzünden tekfir etmek câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kendileriyle savaşılmasını emrettiği, Raşid Halifelerden biri olan mü'minlerin emiri Hz. Ali b. Ebi Talib'in savaştığı ve sahâbe, tâbiîn onlardan sonraki din büyüklerinin kendileriyle savaşılmasının gerekliliği hususunda ittifak ettikleri Haricileri, Hz. Ali, Sa'd b. Ebi Vakkas ve diğer sâhabiler tekfir etmediler. Aksine, onlarla savaşmalarına rağmen onları müslümanlardan saydılar.
Hz. Ali onlar haram olan kanı akıtmadıkça ve müslümanların mallarına baskın yapmadıkça onlarla savaşmadı. Hz. Ali, onlar kâfir oldukları için değil, onların zulümlerini ve taşkınlıklarını defetmek için onlarla savaştı. Bu sebeple de onların ailelerine el atmadı ve mallarını ganimet olarak almadı. Peki, bu sapıklıkları nass ve icma ile sâbit olanlar, Allah (c.c.) ve Rasûlu'nun onlarla savaş yapılması emrine rağmen tekfir edilmiyorsa, nasıl olur da onlardan en âlim olanlarının bile hakkında yanıldıkları meseleler hususunda hakkı şaşıran çeşitli taifeler tekfir edilebilir?
Bu taifelerden hiçbirinin diğer bir taifeyi tekfir etmesi helâl değildir. Çünkü Haricilerin bid'atleri, daha büyük bid'atlerdir. Gerçek şudur ki, onların hepsi ihtilâfa düştükleri meselelerin hakikatini bilmiyorlardı.
"Aslolan, müslümanların kanlarının, canlarının ve namuslarının birbirlerine haram olduğudur.
Bunlar ancak Allah'ın ve Rasûlu'nun izni ile helâl olabilir."
"Eğer bir müslüman savaş veya tekfir hususunda te'vil edilebilir bir konuma sahip ise, o zaman tekfir edilmez."
(İbn Teymiye, Mecmuatu'r-Resail ve'İ-Mesâil, c. 5, s. 199-201; Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Y., s. 78-80)
5. Diğer Bazı Alimlerden Nakiller
İmam Şevkânî diyor ki: es-Seyid Sıddık Hasan Han "er-Ravdatu'n-Nediyye" isimli eserinde Allame eş-Şevkânî'nin "es-Seylu'l-Cerrar" eserindeki şu sözünü nakletmiştir:
"Bil ki, bir müslümanın İslâm dininden çıktığına ve küfre girdiğine hükmetmeye yönelmek gündüzün güneşinden daha açık bir delil olmadıkça, Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş olan hiçbir müslüman için gerekli değildir.
Çünkü sahâbeden bir grubun tarikiyle rivâyet edilmiş sahih birçok hadislerde, "Her kim kardeşine "ey kâfir" derse, mutlaka ikisinden biri bunu hak eder.” (Buhârî, Edeb 73; Muslim, İman 111; Tirmizî, İman 16) ibâresi sâbit olmuştur.
"Sahih-i Buhârî'de hadis böyledir. Sahihayn ve diğer hadis kitaplarında şu ibare de geçmektedir:
"Her kim bir adamı küfür ile çağırırsa veya ona "ey Allah'ın düşmanı derse", o adam da böyle değilse, mutlaka ikisinden biri kâfir olur."
"Bu hadiste ve bu husus üzerine vârid olan diğer hadislerde tekfirde acele etmede çok müthiş bir tehdit ve çok büyük bir öğüt vardır.
Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur:
"Kalbi imanla tatmin olduğu halde baskı halinde zorlanan hariç, kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır." (16/Nahl, 106)
Buna göre (birisini tekfir etmek için) göğsün küfre açılması, kalbin küfürle tatmin olması ve nefsin onunla teskin olması gerekmektedir. Bu sebeple sahibinin kendisiyle İslâm dininden çıkıp küfür dinine girmeyi irâde etmediği şirk yollarından biriyle vâki olan düşüncelere, ondan sâdır olan küfri davranışlara ve müslümanın ağzıyla söylemiş olduğu fakat mânâsına inanmadığı lafızlara, özellikle de bunların İslâm yoluna muhâlif olunduğunun bilinmemesi durumunda itibar edilmez." (Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih Geçit), İstanbul, 1998 81)
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol